Sekam
Henüz vakit varken...
Mail Adresiniz :
Şifreniz :
Mail Adresiniz : Şifreniz : Şifre Tekrar : Adınız Soyadınız : Telefon No ( isteğe bağlı) :
Türkiye'de İsraf Ekonomisi

Türkiye'de İsraf Ekonomisi

“Devlette ve belediyelerde her kademede hastalık haline gelen lüks araba (çeşitleri/sayıları), cep telefonu, lüks mobilya, eşya, cihaz ve reklam tutkusunun neden olduğu bir israf söz konusudur. Bunun yanı sıra zaman israfı, elektrik israfı, yakıt israfı, kâğıt israfı ve su israfı önde gelen en büyük israflardandır.”

“2001 Ekonomik krizini yaşayan bir Türkiye’nin 17 sene sonra yeni bir ekonomik krizle karşı karşıya kalmasının hem ana nedenlerinin hem de Türkiye’nin ana sıkıntısının ne olduğunun sorgulanması gerekmektedir. Dün Menderes, Demirel, Özal ve Ecevit iktidarlarının karşı karşıya kaldığı ekonomik kriz ya da manipülasyonların benzeri ile bugün Erdoğan hükümeti de karşı karşıya kalmıştır.”

Prof. Dr. Burhanettin CAN - Umran Dergisi Kasım / 2018

Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı ekonomik bunalımda, Türkiye’nin tercih edip uyguladığı ekonomik modelin, bizatihi sistemin benimsediği ve İslâm’la çatışan hatta savaşan değer sisteminin, buna bağlı olarak toplumsal değerlerde ve kültür ve medeniyet kodlarında oluşan çözülmenin, iki farklı kültür ve medeniyet değerlerinin entegrasyonu ile meydana gelen melez değer sisteminin neden olduğu sosyal şizofreninin çok ciddi payı olduğu göz ardı edilmemelidir.

Yav bu devlette öyle israflar var ki,  öylesine masraflar var ki,  anam anam anam anamm!”

                                                                                    AK Parti Milletvekili Burhan Kuzu.

       “İsrafın önünü alabilsek,  sizden vergi almaya gerek kalmaz.”

                                                                                     Eski AK Parti Milletvekili Bülent Arınç

Genel olarak olayları, özel olarak da sosyal olayları değerlendirirken şu dört ana etkeni/faktörü göz önüne almak gerekmektedir: 1- İlahi İrade, 2- İç Dinamikler, 3- Bölgesel Dinamikler, 4- Küresel Dinamikler.

Bugün Dünya, Şer İttifakının (ABD-İngiltere-İsrail-Siyonizm) başlattığı Küresel Ekonomik bir savaşla karşı karşıyadır. Bu Küresel Ekonomik savaşın, hem başlatanların hem de hedef ülkelerin ekonomileri üzerinde değişik etkileri olacaktır/olabilecektir. Geçen yazıda ifade ettiğimiz gibi, Şer İttifakının dışındaki ülkeler, bir ve beraber olur, gereğini yaparlarsa, Şer İttifakı için bu savaş sonun başlangıcı olacaktır. Türkiye gerçekçi davranır ve gereğini yaparsa, bu mücadeleden Allah’ın izniyle zaferle çıkacak ve ezilen, mazlum milletlerin önderliğini üstlenmiş olacaktır.

Türkiye, böyle bir sorumluluğu üstlenip gereğini yapabilmesi için öncelikle gerçekçi bir öz eleştiri yapmalıdır. Sevapları, günahları ile kazanım ve kayıpları ile başarı ve başarısızlıkları ile olumlu ve olumsuzlukları ile içerde bütünleşerek bunu yapabilmelidir/yapmalıdır.

Bu nedenle son ekonomik krizi ya da bunalımı ya da manipülasyonu, Türkiye gerçek boyutlarda masaya yatırıp sorgulamalıdır. Bugün Türkiye’nin ekonomik olarak karşı karşıya kaldığı durumu, salt Türkiye’nin ekonomik yapısına ya da sadece dış saldırılara bağlayarak bir değerlendirme yapmak yanlıştır. Yanlış bir teşhis konursa, yanlış tedavi yapılır. Bu durumda hastalık tedavi edilemez, hastalığın yayılmasına ve kangrenleşmesine imkân sağlanır.

Yukarıda ifade edilen dört faktörün ara kesitinde mesele ele alınmalıdır.

Geçen ayki yazımızda, Şer İttifakının (ABD-İngiltere-İsrail-Siyonizm) 3. Dünya savaşı çıkarmak için başlattığı Küresel Ekonomik Savaşı, küresel ve bölgesel dinamikler açısından ele alıp değerlendirmiştik.

Bu yazıda, Türkiye’ye karşı açılan küresel ekonomik savaşı, iç dinamikler ve ilahi irade açısından ele alıp inceleyeceğiz.

Türkiye’ye Karşı Ekonomik Savaş Girişimi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmada Türkiye’nin, ekonomik görüntü verilmiş, siyasi amaçlı küresel bir saldırı ile karşı karşıya kaldığını ifade etmiş olması ele aldığımız konu açısından son derece önemlidir:

Temmuz ayı boyunca da aynı seviyelerde seyreden dövizin Ağustos’ta bir anda 7 lira seviyesine kadar yükselmesi, başlı başına bir ekonomik suikast girişiminin delilidir. Ağustos ayında bu ülkede ne siyasi istikrarsızlık yaşandı, ne harp oldu, ne afete maruz kalındı ve ne de başka herhangi bir fevkaladelik görüldü. Amerikan yönetiminin, ülkemizin egemenlik haklarına açıkça saygısızlık olan taleplerine cevap vermedik diye böyle bir sonucun ortaya çıkması, meselenin tamamen siyasi olduğuna işaret ediyor. Türkiye’nin yaşadığı bu hadise, dünyada artık hiçbir ülkenin siyasi ve ekonomik güvenliğinin kalmadığının ifadesidir. …Tabii ülkemize yönelik saldırı, diğerlerinden çok daha sinsi, çok daha can yakıcı, çok daha kasıtlı bir şekilde gerçekleşti. İş ekonomi sınırlarını aştı ve Türkiye’nin topyekûn cezalandırılması boyutuna ulaştı.”[1]

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuşmasında, “başlı başına bir ekonomik suikast girişimi”, “iş ekonomi sınırlarını aştı” ve “Türkiye’nin topyekûn cezalandırılması boyutuna ulaştı” demekle, Türkiye’nin ABD’nin iki boyutlu bir saldırısı ile karşı karşıya kaldığını kamuoyuna açıklamış olmaktadır.

Bizim Şer İttifakı (ABD-İngiltere-İsrail-Siyonizm) olarak nitelendirdiğimiz bir yapı, hiçbir zaman Türkiye’nin ve Müslümanların dostu, stratejik ortağı olmamış; ancak şartlar gereği/menfaatleri icabı müttefiki olmuşlardır. Dolayısıyla bunlardan her türlü kötülüğün gelebileceği öngörülüp ona göre tedbir alınması gerekirdi. Eğer bu beklenmiyor idiyse, asıl üzücü ve şaşırtıcı olan bu yaklaşım tarzıdır. Çünkü,

“Ey iman edenler, kendinizden olmayanı sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışırlar, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz.”

“Sizler, işte böylesiniz: onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler…”

“Size bir iyilik dokununca onları tasalandırır, size bir kötülük isabet edince ise onunla sevinirler. Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların 'hileli düzenleri' size hiç bir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır.” (3/Âl-i İmran 118-120). (Ayrıca Bkz: 60 Mümtehine 1-4)

 Yaşanan bunca olaydan ve bu açıklamalardan sonra, bundan böyle Türkiye’de hiçbir yönetici, Şer İttifakını, dost, stratejik ortak ve model ortak olarak sunmamalı ve fakat uluslararası nezakete, diplomasiye uygun bir dil kullanmalıdır.

İsraf Ekonomisinden Üretim Ekonomisine Geçilmeli

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, Resmî gazetede yayımlanan 85 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararıyla Türkiye’nin yeni tasarruf tedbirleri aldığını ve bundan böyle tüm işlemlerin TL ile yapılacağını ifade etmiştir:

“Bu kararla, menkul ve gayrimenkul alım, satım, kiralama, hizmet ve eser sözleşmesi gibi tüm işlemlerde ödeme yükümlülüklerinin kendi paramız ile yapılmasını zorunlu hale getirdik. Böylece, uzun süredir şikâyet konusu olan dövizle kira ödemesi sorununu ortadan kaldırdık. Kamuda tasarrufa yönelik çok önemli adımlar da attık. … Personel alımını da, emekli olan personel sayısına yakın bir seviyeye çekiyoruz. Yatırımları da güncellemeye aldık.”

…”Her şeyden önce, ihracat ve ithalatla uğraşmayan hiç kimsenin dövizle işi olmamalıdır. Tüm tasarrufların dövizden Türk Lirasına ve kendi paramızla değer biçilen finans araçlarına yönlendirilmesi gerekiyor. Yastık altı diye tabir edilen, sistem dışı tasarrufların, süratle bankalar, faizsiz finans kuruluşları ve diğer yollarla ekonomiye kazandırılmasını bekliyoruz. …Türkiye’yi döviz kuru üzerinden vurmak isteyenlere cevabımızı, kurun geldiği seviyesinin avantajlarını ihracatımıza ve bununla bağlantılı olarak üretime, istihdama yansıtarak vermeliyiz.”[2]

Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan, Grand Ankara Otel'de düzenlenen Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu (TESK) 20. Olağan Genel Kurulu'nda (13 Eylül 2018) yaptığı konuşmada, “israf ekonomisinden üretim ve verim ekonomisine” geçileceğini ifade etmiştir:

              “Cari harcamalar konusunda araçlardan binalara ve personele kadar geniş bir tasarruf tedbirini hayata geçiriyoruz. Kamuda kullanılan araçları hem sayı olarak hem nitelik olarak sınırlandırıyoruz. Birçok bakanlıklarımız, genel müdürlüklerimiz kiracı. Bakanlık sayımızın 16'ya düşmesiyle birlikte kazanılan binaları değerlendirdik, planlaması yapıldı. Bundan böyle kiracı olan yerlerin tamamından çıkmak suretiyle onları buralara taşıyarak, buradan da çok ciddi bir tasarrufta bulunduk. Personel alımında da dikkatli davranıyoruz. Şu kadar kişi emekli oldu, tamam emekli olduğu kadar kişiyi alabiliriz ama daha fazlasını almayacağız. Böylece kamu harcamalarında mümkün olan en yüksek tasarrufu gerçekleştirerek bütçe dengesine katkıda bulunacağız. Yani israf ekonomisi değil, üretim ve verim ekonomisine geçiyoruz.”

…Bu bir manipülasyondur. Bu manipülatif olayların arkası dışarıyla da bağlantılıdır. Akılları verirken çünkü o şekilde veriyorlar. Bu manipülasyona sakın aldanmayın. “

“Bugün de diyorum ki bu kriz, bizim krizimiz değildir. Bu yaşadıklarımız bize zorla yamanmak istenen, özel olarak üzerimize atılmaya çalışılan sahte bir dalgalanmanın ürünüdür.”

“Esnaf ve sanatkârlarımızdan işte bu devasa gücün omurgası olarak üretime, verimliliğe ve tasarruf üzerine kurulu ekonomi anlayışımıza sıkı sıkıya sahip çıkmalarını bekliyorum.”[3]

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki farklı yerdeki konuşmalarında özetle dikkat çektiği konular şunlardır:

  • Türkiye Şer İttifakının hem ekonomik hem de siyası saldırısı altındadır.
  • Ekonomik kriz/bunalım, içerdeki şartlardan değil dışardan yapılan saldırıların ve manipülasyonların bir ürünüdür.
  • İthalat ve İhracat yapanlar hariç diğer kesimler her türlü işlemleri Dövizle değil TL ile yapacaklardır.
  • Yastık altında döviz saklanmayacaktır.
  • Dövizle yapılan kiralamalar kaldırılmış, yasaklanmıştır.
  • Devletteki makamlarda varolan arabalara hem nicelik hem de nitelik olarak kısıtlama getirilmiştir.
  • Devlet kiralık yerlerden çıkıp kendi mülklerine taşınacaktır.
  • Personel alımında kısıtlamaya gidilecektir.
  • Tam bir tasarruf seferberliği ilan edilecektir.
  • İsraf ekonomisinden üretim ve verim ekonomisine geçilecektir.
  • Türkiye’nin bu süreçten başarılı çıkabilmesi için başta esnaf ve sanatkârlar olmak üzere herkes fedakârlık yapmalıdır.

Şüphesiz ki bu tespit ve tedbirler önemlidir. Gerekir fakat yetmez. Öngörülen tedbirlerin pratiğe yansıtılması, büyük bir hassasiyetle uygulanması gerekir.

Bu noktada şu soruların cevabının çok açık bir şekilde verilmesi gerekmektedir:

2003 yılından bu yana değişik vesilelerle tasarruf tedbirleri kararlarını alan bir yönetimin, bugün bu açıklamaları yaptığına göre, yol boyu öngördüğü tasarruf tedbirlerine uyamamasının ya da bu konuda başarılı olamamasının sebebi nedir?

Bugün alınan tasarruf tedbirleri kararlarına, devletin değişik birimleri ne oranda uymuştur, uymaktadır ya da uyacaktır?

Tasarruf tedbirlerine uymayanlar hakkında ne tür yaptırımlar uygulanmıştır, uygulanmaktadır ya da uygulanacaktır?

Toplum niçin tasarruf tedbirlerine iltifat etmemekte, önemsememekte ve de uymamaktadır?

Türkiye’de Her İşlem Kendi Paramızla mı Yapılıyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan değişik vesilelerle değişik yerlerde “…Dolarlarınızı bozdurun”, “yastık altında dolar saklamayın”, “ihracat ve ithalat gibi dışarıyla işi olmayan hiç kimsenin dövizle yolu kesişmemelidir”. “Bu ülkenin içindeki her iş TL üzerinden yapılmalıdır” şeklinde yaptığı çağrılar, başta devlet kurumları olmak üzere toplumda bir karşılığı şu ana kadar olmuş mudur? Bu sorunun cevabı önemlidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Türk Parasının kullanılması ve dolarla işlem yapılmaması çağrısına, halkın yüzde kaçı uyarak ellerindeki dolarları TL’ye çevirmiştir. Devletin tüm kademeleri, bankalar, özel sektörün önde gelenleri, bu kararlara ne derece uymuşlardır?

Pratik uyulmadığını göstermektedir

Devlet, köprü, tünel, otoyol, hava limanı, şehir hastaneleri sahiplerine $ üzerinden ödeme yapmaktadır. Avm’lerde kiralar $ üzerindendir. Kamu ihalelerinin birçoğu $ üzerinden yapılmaktadır. Diyanet hac ve umre ziyaretlerini $ ile yapmaktadır. Türksat $ ile ödeme almaktadır.  Dolarları bozdurun çağrısından sonra Merkez Bankası verilerine göre 10 Ağustos 2018 tarihli hafta itibarıyla “Kişilerin mevduat ve fonları 120 milyon $ artışla 91,6 milyar $; kurumlarınki ise yaklaşık 1,1 milyar $ artışla 68,3 milyar $ olmuştur.[4]

     Aşağıdaki tabloda 2 Ocak 2018’den 14 Ağustos 2018 tarihine kadar yurtiçi ve yurt dışı müşterilerin döviz alım işlemleri görülmektedir.[5] Tabloya göre 2 Ocak’tan 9 Ağustos’a kadar olan dönemde bankalar, yurtiçi müşterilerle günlük ortalama 4,9 milyar dolarlık; yurtdışı banka, kuruluş ve müşterilerle ise 3,3 milyar dolarlık işlem gerçekleştirilmiştir. Bu dönemde günlük ortalama işlemlerde yurtiçi müşterilerin payı yüzde 56, yurtdışı müşterilerin payı yüzde 38 düzeyindedir. Yurtiçi müşterilerin daha önceki dönemde 4,9 milyar dolar olan işgünü başına ortalama işlem hacmi, 10 Ağustos’ta 10,1 milyar dolara çıkmıştır. Buna karşılık yurtdışı müşterilerin işlem hacmi, 2 Ocaktan 9 Ağustos’a kadarki dönemde günlük ortalama 3,3 milyar dolar iken 10 Ağustos’ta 3,7 milyar dolara yükselmiştir. Yurtiçi müşterilerin 10 Ağustos’ta 10,1 milyar doları bulan işlem hacimleri, 13 Ağustos’ta 6,4 milyara, 14 Ağustos’ta ise 5,3 milyara gerilemiştir. Buna karşılık yabancı müşterilerin 10 Ağustos’taki 3,7 milyar dolarlık işlem hacmi, 13 Ağustos’ta 3,2 milyar, 14 Ağustos’ta 3,5 milyar dolar düzeyinde gerçekleşmiştir.[6]

Bu durumda dolar üzerinden yapılan manipülasyon, içerden mi yoksa dışarıdan mı yapılmıştır sorusunun cevabının verilmesi gerekmektedir. Görünen o ki Türkiye kendi içinden daha büyük bir ekonomik manipülasyonla karşı karşıyadır. Bu manipülasyonu içerden çekenler, kimlerdir?  Yüzlerine yerli maskesi takmış yabancılar olabilir mi?

7 Ağustos 2018 tarihi itibarıyla Merkez Bankası rezervleri 102 milyar dolar, bankalardaki döviz mevduat hesabı 183 milyar dolar olmak üzere Türkiye’nin toplam olarak 285 milyar dolarlık bir nakit varlığı (finansal varlık) var. Türkiye’nin kısa vadeli 1 yıllık özel sektör borcu 98 milyar dolar, kamu borcu 24 milyar dolar olmak üzere toplam 122 milyar dolardır. “Yabancıların kısa vadede likide dönebileceği maksimum borsadaki menkul kıymet stoku 30 milyar dolar, devlet borçlanma senetlerinde 18 milyar olmak üzere toplam 48 milyar dolarlık bir risk söz konusudur”[7].

Dolayısıyla Türkiye’nin kısa vadeli imkânları bunu karşılayabilecek durumdadır. Öyleyse Doların artışının sebebi nedir?  Operasyon dışarıdan çok içeriden mi yapılmaktadır?

Daha ciddi bir iddia vardır: “Erdoğan’ın faiz hassasiyetini bile rantiyeyi ucuz bir şekilde fonlamak için kullanıyorlar. Bugün Hazine’ye %25’den borç veren rantiye gidip, Merkez Bankasından %17’den alıyor. Merkez, güya Erdoğan faize karşı olduğu için faizi artıramıyormuş. Kamu kaynakları kullanılarak kamu dolandırılıyor.”[8]

Medyaya yansıyan, yönetim tarafından düzeltilmeyen, yalanlanmayan bu bilgilere/verilere göre, “dolarlarınızı bozdurun”, “dolarla işlem yapmayın” çağrısından sonra dolarla işlem yapanlarda etkin unsur, yurt içi müşteriler, yurt içi insan unsurudur.

Neden?

Cumhurbaşkanının çağrısına uymayan Devlet kurumları ve özel bankalar/kurumlar, şahıslar kimlerdir ve niçin böyle davranmaktadırlar ve niçin buna mani olunmamaktadır ya da olunamamaktadır?

Bunlar, alınan kararlara ters değil midir?

Devlet bu konuda ne tür bir tedbir almıştır?, toplumla paylaşmalı ve toplumu mutmain etmelidir.

Aksi bir psikoloji, inandırıcılığını kaybetmiş tedbirlerin, varolanı da daha kötüye götürebileceği gerçeğidir. Tezat, yapılmak istenen ıslahata mani olacaktır.

Kamunun Girdiği İsraf Bataklığı Niçin Görülemedi?

Devlette ve belediyelerde her kademede hastalık haline gelen lüks araba (çeşitleri/sayıları), cep telefonu, lüks mobilya, eşya, cihaz ve reklam tutkusunun neden olduğu bir israf söz konusudur. Bunun yanı sıra zaman israfı, elektrik israfı, yakıt israfı, kâğıt israfı ve su israfı, önde gelen en büyük israflardandır. Aşağıdaki veriler (medyaya yansıyan), bu tespitin doğru olduğunu göstermektedir[9]:

  • Kamu kurumlarının görev zararları, 45,4 milyar lira.
  • Tatil özelliğine bürünmüş yurtiçi-yurtdışı gezi ve yolluklar, ülkeye bir yük.
  • Türkiye’de devlete ait 193 bin 425 adet otomobil, minibüs ve otobüs gibi resmi araç var. (Bu rakam Fransa’da 2 bin, Almanya’da 10 bin, İtalya’da ise 29 bin, Japonya’da bin civarında).
  • Devletin kiraladığı binlerce aracın kirası, 2012 yılında 94 milyon lira iken 2016 sonunda yüzde 392 artışla 462 milyon lira olmuş.
  • Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay için kiralanan BMW 760 tipi
    araçlardan bir tanesinin aylık kirası 7 bin 600 Euro (50 bin lira).
  • Kamu binaları masraflı oluyor diye ucuz fiyatlarla satılmış, buna karşılık, plazalardan fahiş fiyatlarla yerler kiralanmıştır. Devlet, 2017’de 901 milyon lira kira ödemiş.
  • 2006’dan 2016’ya toplam bütçe harcamaları içerisinde kira giderlerinin payı %197, taşıt alım giderlerinin payı % 520, temsil ve tanıtma giderlerinin payı % 252 artmış.
  • “2016 yılında resmi taşıt alımlarının maliyeti % 82 artarak 2 milyar 23 milyon liraya çıkmış. Yani, 2016 yılında kamunun kara taşıt alımlarına yaptığı harcama 583 bin 611 kişinin asgari ücret aylığına eşit.”
  • Resmi arabaların personelin özel işlerinde kullanılmasının neden olduğu maliyet bilinmemektedir.
  • “2007 yılında 17 milyon lira olan temsil ve tanıtma giderleri, 2016 yılında 364 milyon liraya yükselerek 22 kat artmış. Yani, 2016 yılında gösterişli sofralara, pahalı davetlere, törenlere harcanan para 256 bin 680 kişinin asgari ücret aylığına eşit demek.”
  • Ankara Belediyesi’nin bir eğlence parkına harcadığı milyar dolarlar, belediyelerin durmadan söküp yeniden yaptığı kaldırımların ülkeye maliyeti.
  • Aile Bakanlığı’nın kullandığı Eskişehir Yolu’nda 30’ar katlı ikiz binaların kirası aylık 1 milyon lira civarında.
  • “Aile Bakanlığı’nın kiralık binasında 2 katlı personel yemekhanesi bulunmasına rağmen Bakanlık, Ankara’da da 3 gün üst üste Hilton Garden Inn Otel’de 1500 kişilik kamu personeline 135 bin lira tutarında iftar veriyor.”
  • Devlet dairelerinde boşa yanan lambaların, boşa akan suların, boşa çalıştırılan kalorifer sistemlerinin, sıcak/serin olsun diye boşa çalıştırılan makam arabalarının bu ülkeye maliyeti ayrı bir sorundur.  
  • Personeldeki verimsizlik ve heyecansızlık bir başka hastalık halidir.
  • Kayyum atanan şirketlerde, kayyum sayılarının fazlalığı, kayyumlara verilen ücretlerin yüksekliği, kullandıkları araba sayısı ve lükslüğü ayrı bir masraf unsurudur. Sanki şirketler, iflas ettirilmek istenmektedir.

Devlette ve belediyelerdeki israfın savurganlığın bir an önce durdurulması gerekmektedir. Tasarruf etmek yerine harcayarak, ürettiğinden fazla tüketerek büyümek anlayışı yanlıştır. Sadece inşaat ve hizmet sektörüne dayalı bir büyüme politikası da yanlıştır. 

Devletteki sanayi tesislerini “komünist anlayışın bir ürünü olarak” görüp ucuz fiyatlarla yabancılara ya da yabancılaşmış olan içerdekilere satmak stratejik yanlıştı. Dahası zarar edenler değil, kar edenler düşük fiyatlarla satıldı. Bunun için sadece Türk Telekom, SEKA örneklerine bakmak yeterlidir. 

Bunlardan daha da önemlisi, toplumun büyük bir kesiminin borçla yaşamaya alışmış olmasıdır. Kredi kartları üzerinden borçlandırılmış bir toplum gerçeği ile karşı karşıyayız. Her şeyin yeni modellerini alma tutkusu, ihtirası hatta şehveti toplumu bir israf toplumu haline getirmeye başlamıştır. Bu gerçek, devlette olan israf kadar önemlidir. İsraf tutkusunun şehvet boyutuna varması, kriz dönemlerinde, devlet otoritesinin zayıfladığı dönemlerde hırsızlık, cinayet gibi çok daha vahim olayların meydana gelmesine sebebiyet verebilir.

Tasarruf Tedbirlerine Devletin Her Kademesi Uymalıdır

2001 Ekonomik krizini yaşayan bir Türkiye’nin 17 sene sonra yeni bir ekonomik krizle karşı karşıya kalmasının hem ana nedenlerinin hem de Türkiye’nin ana sıkıntısının ne olduğunun sorgulanması gerekmektedir. Dün Menderes, Demirel, Özal ve Ecevit iktidarlarının karşı karşıya kaldığı ekonomik kriz ya da manipülasyonların benzeri ile bugün Erdoğan hükümeti de karşı karşıya kalmıştır. Bütün bu ekonomik krizlerin arkasında dün Şer ittifakı olduğu gibi bugün de Şer İttifakı vardır. Şer İttifakının içerde etkili olmasının sebebi, içerdeki zafiyettir. Bunu göz önüne almadığımızda geçmişteki iktidarlar gibi hata yapar, geçici çözümlerle zaman kaybederiz. O nedenle Türkiye geçmiş dönemlerdeki saldırı, manipülasyon ya da krizlerin gerçekçi bir analizini yapmalıdır. Bu, gerçekten önemlidir.

Ayrıca daha önce krizin teğet geçtiği dönemlerde de benzer konuşmalar, uyarılar yapılmış ve fakat gereği yapılmamış; dile getirilen tedbirler başarılı olamamıştır/olmamıştır. Neden?  Bunun da analizi yapılmalıdır.

Yaşanan bu ekonomik bunalımda şüphesiz ki dış dinamikler, önemlidir. Ancak dış dinamiklerin yapacağı etki, iç dinamiklere bağlıdır. İçerisi sağlamsa dışarının yapacağı tahribat çok zayıf olacaktır. O nedenle Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı ekonomik bunalımda, Türkiye’nin tercih edip uyguladığı ekonomik modelin, bizatihi sistemin benimsediği ve İslâm’la çatışan hatta savaşan değer sisteminin, buna bağlı olarak toplumsal değerlerde ve kültür ve medeniyet kodlarında oluşan çözülmenin, iki farklı kültür ve medeniyet değerlerinin entegrasyonu ile meydana gelen melez değer sisteminin neden olduğu sosyal şizofreninin çok ciddi payı olduğu göz ardı edilmemelidir.

Meselenin sadece ekonomik boyutta ele alınması, önerilen model ideal de olsa, sistem ve insan sorunu halledilmeden, istenen sonuçlar elde edilemeyecek; geçici olarak iyileşmeler meydana gelebilecektir. Bataklığı kurutmak esas olmalıdır. Türkiye’de bataklık, Batı kültür ve medeniyet değerleri üzerine Lozan’da kurulmuş, İslâm kültür ve medeniyet değerlerine yabancı olan sistemdir, sistemin felsefesidir. İnsan unsurunda her geçen gün büyüyerek yaygınlaşan sosyal şizofreni, bunun sonucudur. O nedenle, AB uyum yasaları yerine kendi kültür ve medeniyet kodlarımıza dayalı yasalara ve bu yasaları üretecek ve uygulayacak insanlara ihtiyaç vardır. Türkiye’nin bilimsel potansiyeli, insan unsuru bunu karşılayacak, yapabilecek güçtedir. Yabancılardan medet ummak tarihi bir hatadır. Osmanlının son 150 yılı bunun en canlı şahididir.

İsrafın haram olduğuna inanan bir milletin ve bir yönetimin, israf ekonomisi inşa etmesi ve bugün de üretim ekonomisinden bahsetmesi gerçekten de düşündürücüdür.

Bunun için şu noktalarda bir değerlendirme/analiz yapılmasında fayda vardır:

  • Geçmişte yapılan stratejik alanlardaki özelleştirmelerin bugün durumu nedir? Yabancı sermayeye açılan özelleştirmelerde ne kazanıldı ne kaybedildi? Özelleştirmelerden elde edilen gelirler nerelere harcandı?
  • Türk Telekom, SEKA ve diğer özelleştirmelerin bu ülkeye maliyeti nedir?
  • Özelleştirilmeler yapılırken kriz dönemleri göz önüne alınmış mıdır? Alınmamış ise neden?
  • Arap sermayesi denilen sermaye, gerçekten Arap sermayesi mi; yoksa arkasında İngiliz, Amerikan ve Siyonist sermaye mi vardır?
  • Türk Telekom’un özelleştirmesinde Türk Telekom’u alan Oger bir Arap sermayesi idiyse, Eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Burhan Özfatura, bir gazetede “Türk Telekom yönetiminde genel müdür dâhil 5 MI6 ajanının ne işi var?” sorusunu sorarak iki gün üst üste yazdığı yazıya hiçbir cevap alamamasını, bugün nasıl yorumlamalıyız? Ya da bundan bugün nasıl bir ders çıkarmalıyız?
  • Dolarla işlem yapılmayacak kararı, bugün gereği gibi uygulanmakta mıdır? Devlet, Bankalar ve toplum üzerine düşen sorumluluğu yerine gereğince getirmekte midir? Getirmiyorsa neden?
  • Tasarruf tedbirlerine öncelikle devlet, sonra millet ne boyutta uymaktadır?
  • İsrafı haram kabul eden bir toplumun israf toplumu olmasının sebepleri nelerdir?
  • İsraf toplumunun meydana gelmesinde devletin rolü nedir?
  • İsraf toplumu oluşmasında AB uyum yasalarının, banka reklamlarının, dizilerin rolü nedir?

Alınan tasarruf tedbirlerinin çare olacağına toplumun ikna olması için, başta Cumhurbaşkanlığı makamı olmak üzere Türkiye’yi yöneten tüm kesimlerin uyması tarihi bir sorumluluktur. Bu noktada meydana gelen tezat, alınan tedbirlerin tümünü boşa çıkaracaktır. Halktan fedakârlık isteyenler, öncelikle fedakârlığı kendileri yapacak, alınan kararlara kendileri uyacak ve topluma örnek olacaklardır.

İsraf toplumunun ilginç bir örneği olan Medyen halkına peygamber olarak gönderilen Hz. Şuayb’ın şu ifadesini, başta yöneticilerimiz olmak üzere tüm toplum asla hatırdan çıkarmamalıdır:

“(Hz. Şuayb) Dedi ki: …Ben, size yasakladığım şeylere kendim sahiplenmek suretiyle size aykırı düşmek istemiyorum. Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir.” (11 Hûd 88)

Öyleyse;

“Siz, insanlara iyiliği emrediyorken, kendinizi mi unutuyorsunuz? Oysa siz kitabı okumaktasınız. Yine de akıllanmayacak mısınız?” (2 Bakara 44)

Henüz vakit varken yarın çok geç olabilir!


[4] Alpaslan, M., “Gündemin Peşine Takılıp Giderken Meselenin Özünü Kaçırmamak, Bu Bir Papaz Meselesi Değildir”., Umran Eylül 2018, s. 28-32.

[5] Aktaş, A., “Dövizi biz mi yükselttik, yabancılar mı, işte yanıtı”, Dünya Gazetesi, 03 Eylül 2018.

[6] Aktaş, A., “Dövizi biz mi yükselttik, yabancılar mı, işte yanıtı”, Dünya Gazetesi, 03 Eylül 2018.

[7] Dilipak, A., “Kovanın dibi delikse ya da hırsız içerideyse!”  Yeni Akit, 15 Ağustos 2018; “Dolar’la imtihan!”, 16 Ağustos 2018.

[8] Dilipak, A., “Kovanın dibi delikse ya da hırsız içerideyse!”  Yeni Akit, 15 Ağustos 2018; “Dolar’la imtihan!”, 16 Ağustos 2018.

[9] Alpaslan, M., “Sorunu doğru tespit ettiğinize emin misiniz?, Umran, Ekim 2018, sayı: 290.